6. toplu yokoluş (veya 7. hiç birinde orada yoktum, o yüzden sayamadım)

Soy tükenme başlıklarının reklam yüzü Kutup Ayısı.

* Bu yazının herhangi bir amacı yoktur.

Yaklaşık 4 milyar yıldır dünyada hayat olduğu tahmin ediliyor. Tahmin ediliyor derken, sürekli yeni fosiller bulunuyor, yeni canlılar bulunuyor, yeni fikirler ortaya çıkıyor. Bunlar üstüne çok fazla yazmak istemiyorum, zira tamamen farklı bir konu. Bunun yanında altı ayda bir büyük keşifler olabilen bir alan hakkında yazı yazmak gözümü de korkutuyor.

Son bir kaç yıldır küresel ısınma ve soyu tükenen hayvanlar oldukça fazla konuşulan konulardan biri haline geldi. Bu elbette güzel bir şey. Ancak keşke dönüp dolaşıp “kendimizi yok ediyoruz” noktasına gelmese. İnsanlık olarak keşke bir işi de bencilleşmeden yapmaya çalışsak.

Çok bencil canlılar olarak, gelişmemizi de, gezegenimizin nefes alış verişlerini de hep “acaba hayatımızı nasıl etkileyecek” şeklinde yorumluyoruz. Aklımıza hep ilk o soru geliyor;” bize ne olacak?”. Sorunlarımızın çözümü için hep “daha önce olmadığımız yerlere gitmeye” çalışıyoruz. Bu önceden yemeğin, suyun bol olduğu, sıcaklığın uygun olduğu yerlerken, sonra tarıma uygun yerlere yönelinmeye başlandı. Şimdi ise özellikle yer altı kaynaklarına yakın yerlere gitmeye çalışıyoruz. Eğer gidemeyeceğimiz bir yerdeyse bu kaynaklar, en kolay bir araya getireceğimiz yerlere gidiyoruz. Kocaman kocaman, yolların kesişme noktalarında ki şehirlere.

İnsanların bu hareket biçimi hiç değişmedi. Hep bir şeyleri aradık. Yakmak için, yemek için, bükmek için, kesmek için. Ve yaralarımızı iyileştirmek için. İnsanoğlu bunun için önce doğaya, sonra bilime yöneldi. Şimdi tekrar doğaya, bilimin ışığında yöneliyor. Dediğim gibi, gelişiyoruz. Ama nasıl…

Bu biraz arı kovanına çomak sokmak gibi oldu. Bilmeyenler için söyleyeyim, bir çok hastalık için üretilen ilaçlar, doğadaki hayvanların, bitkilerin zehirlerinden üretiliyor. “Neden?” diye soracak olursanız, zehirlerin her biri vücut üzerinde farklı bir veya daha fazla noktaya etki eder. Çalışmasını engelleyerek veya daha fazla çalışmasını sağlayarak, vücut dengesinin bozulmasına sebep olur. Kullandığımız ilaçlarında yan etkilerinin olması bundandır.

Şu anki teknoloji seviyemiz, bilindiği kadarıyla tabii ki, insanlığa yeni hastalıklar üretme kapasitesini kazandırmış durumda. Elbette, teoride, bunlar için gerekli ilaçları, aşıları da. Ama, konumuz aslında bu değil. İlk paragrafta bahsettiğim küresel ısınma gerçeği maalesef gezegen üzerinde ki hemen bütün canlıları tehdit ediyor. Ancak bir tanesi var ki, onlar için tek tehdit, kendini gezegenin apex türü zanneden insan.

Biraz dağınık ve karışık giriş kısmında sonra, konuya gireyim artık.

Virüslere karşı verdiğimiz amansız bir mücadele var. Çünkü virüsler “kötü”. Ancak, virüslerin soylarının tükenmesi konusunda hiç bir sıkıntımız olmadığı gibi, bu konuda ki mücadeleyi de eleştiren hiç bir kısım bulunmuyor. Çeşitli sebeplerle ilaç kullanmayı reddeden kişiler dışında. Bunu da anlamıyorum. Farklı sebeplerle, dini, felsefi, korku bunun gibi ilaçları reddediyorsun ama, insan üretimi, yapay olan bir çok şeyi de kullanmaya devam ediyorsun. İnsan olmak “yaratıcı” olmaktır. Bunun bir parçasını kabul edip, bir parçasını reddedemezsiniz.

Virüslerin doğada, kendilerinde başka bir düşmanı yoktu. Ta ki insanlar küflerden, bitkilerden virüslerin “tedavisi” için gerekli “ilaçları”, yani zehirleri temin etmeye başlayana kadar.

Virüs nedir? Virüsleri memeliler veya kertenkeleler gibi tanımlamak maalesef mümkün değildir. Bunun sebebi ise hem onlar hakkında çok az şey bilmemiz, hem de diğer canlı

Az önce dünya üzerinde 4 milyar yıldır hayat olduğu tahmin edildiğini yazmıştım. Bu hayat ne maymun, ne dinazor, ne insan ne de bakterilerden oluşuyor. Virüsler. Gezegenimizde en uzun süredir yaşayan “canlılar” virüsler. Ve gezegenlerini kimseyle paylaşmak istemiyorlar! Sadece ihtiyaçları olduğu kadar “kaynağın” hayatta kalmasına izin veriyorlar. Virüslerin çoğalması için diğer canlılara ihtiyacı var. Eğer, bulundukları ortamda yerleşebilecekleri, üreyecekleri canlılar olmazsa, onlar da varlıklarına devam edemiyorlar. Matrix filminden şu sahne, konuyu çok güzel özetliyor; formlarından çok farklı bir yapıya sahip olmalarıdır. Şöyle ki, virüslerin diğer canlılardan, özellikle bakteri ve mikroplardan çok çok daha basit bir yapıya sahip olmaları sebebiyle, “canlı” olup olmadıkları konusunda bile bir çok tartışma mevcuttur. Bazı tanımlarda “yaşamın kıyısındaki organizmalar” olarak geçerler. “Hayatta kalmak için”, tıpkı “asalak” canlılar gibi bir konağa ihtiyaç duyan virüsler, konak olmadan çoğalamadıkları için asalak, yani “parazit” canlılar arasında da yer almıyorlar. Virüslerin yol açtığı hastalıkların başında AİDS, kabakulak, suçiçeği, kızamık, kuduz, sarıhumma, grip, çocuk felci ve soğuk algınlığı gelir. Evrimin en önemli araçlarından biridir.

 

Virüsler hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak için;

https://tr.0wikipedia.org/wiki/Virüs

adresini ziyaret edebilirsiniz.

 

Virüsler ve diğer canlılar, virüslerin bencil davranış biçimlerinden dolayı pek iyi anlaşamıyor. Fakat, doğal hayatta birbirine düşman, av – avcı olan bir çok canlı gibi, virüslerin de doğa da kendine has, başka bir faktör tarafından doldurulamayacak rolleri var. Mesela evrimde ki rolleri sadece “zayıf olanı” veya şanssız olanı öldürmek değil. Hücre içinde ki DNA’nın değişmesini sağlayarak, evrime de katkı sağlıyorlar.

Şu ana kadar yaşanmış olan bütün kütlesel yok oluşlardan kurtulan virüslerle olan mücadelemizin, insanlığın kendi sonunu getirebileceği konusunda neredeyse hiç düşünülmüyor. Kamusal alanda konuşulan tek şey “süper grip” korkusu ve antibiyotik kullanımının önlenemez yükselişi. Özellikle “Board Spectrum Antibiotics”, yani “geniş yelpazede etkili antibiyotikler”, hastalığın sebebinin tespit edilemediği durumlarda doktorlar tarafından bütün dünyada sıklıkla kullanılıyor.

Şimdi, burada bir noktaya değinmek istiyorum. “Tıpta çok ilerlemiş” olabiliriz. Özellikle son 50 yılda. 50 yıl önce de, bir önce ki 50 yıla göre “tıpta çok ilerlemiş”tik. Tıpta sürekli ilerliyoruz. Fakat, doktorlarımız (cerrahlar değil) hala “diplomalı ilaç tedarikçisi” olmanın önüne geçebilmiş değiller. Hastaneye gittiğiniz zaman, rahatsızlığınızın vücudunuza etkisine göre (beyin, kol, kemik, mide vb.) bir bölüme gidiyorsunuz, yapılan kan testlerinin sonucuna göre size bir ilaç veriliyor. Fakat bu ilaçların uzun dönemli etkisini çoğu zaman bilmiyoruz. Düşünün, belki 100 yıldır kullanılan Aspirin’in bile hala yeni yeni etkileri tespit ediliyor. Bunun yanında şu anda kullanımda olan bir çok ilacın test süresi 5 yılı geçmiyor.

İlaçların prospektüsünde yazan bir çok şey, tıbbi terimler sağolsun, ilaçların bütün etkilerinin tespit edildiği izlenimi veriyor. Ancak, dikkat edin, en altta yazan cümle her zaman aynı; “Beklenmedik bir etkisi olması durumunda doktorunuza danışınız.

İlaçların vücudumuza ne yaptığını, bu ilaçları geliştiren bilim adamları da, bunları kullanmamızı tavsiye eden doktorlar da bilmiyorlar. Eğer ilaç beklenmedik bir etki yaratırsa, doktorun tavsiyesi ise ya ilacı bırakmak ya da dozajını düşürmek.

Peki ilaçlarımızı almamalı mıyız? Kesinlikle hayır. Ben de günde en az 2 ilaç kullanan bir insanım (maalesef). İlaçlarımı almadığım zaman yaşadıklarımı biliyorum. Ancak, ihtiyacımız olmadıkça ilaç almamalıyız. “Hastalıklara savaş açmamalıyız”.

Hastalıklar kitlesel evrim yanında, bireysel evrim ve gelişme açısından çok önemli. Yine kendimden örnek vereceğim, eğer orta sonda iki kolumu kırıp 3 hafta okula gidememiş olsaydım, belki de asla okuma alışkanlığım olmayacaktı.

Virüsler konusunda… Virüslere karşı kazanılan her “zaferin” ileri de çok daha büyük yenilgiye dönüşebileceğini unutmayın. Bu dünyanın 2 milyar yıldır bize değil, aslında onlara ait olduğunu unutmayın.

İnsanoğlu sadece daha büyük, o kadar.

Paylaşmak için;
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  

Bir Cevap Yazın