Denizaltıyı dağa çarpmayı nasıl başardın?

Birçoğumuz deniz yüzeyinin dümdüz, ucu bucağı olmayan bir düzlük olduğunu düşünürüz ancak, gerçekler bu düşüncelerden çok uzak. Dağları, ovaları, kanyonları, platoları ile, denizlerin altı, yer yüzünden çok daha fazla coğrafi oluşuma sahip. Ve bir çoğu, toprak üstünde ki benzerlerinden çok daha büyük.

Bu yeni dünyayı keşfetmek ise oldukça zorlu. Pek bir özelliği olmayan The Core filminde bir subay “Uzaya gittik, dünyanın merkezine gitmek ne kadar zor olabilir ki?” diye bir bilim adamına atar yapıyor. Bilim adamının cevabı ise “Uzaya gitmek kolay. Orası boşluk. Aşağıda tonlarca basınç ve binlerce derece sıcaklık var” oluyor. Konumuz Dünyanın Merkezine Yolculuk değil. Ama başka bir Jul Verne klasiği ile ilgili; Denizler Altında 20000 Fersah.

Nautilus, hem bir keşif gemisi, hem de bir intikam silahı idi Kaptan Nemo için. Günümüzde denizaltılar hala aynı görevleri yerine getiriyor, aynı gövde içinde yapamasalar bile. Ufak araştırma denizaltılar bize dünyamız ile ilgili önemli bilgileri su yüzüne çıkarmamıza yardım ederken, her biri birer deniz canavarı olan modern savaş denizaltılar ise dalgaların altında sessizce potansiyel avlarını takip ediyor, saldırı emri almayı bekliyorlar.

Bunlardan biri USS San Francisco.

Her biri yaklaşık 1milyar $ mal olan, ilki 1976’da servise giren ve hala 39 tanesi hizmette olan nükleer “Los Angeles” sınıfı 62 denizaltıdan biri olan USS San Francisco’nın maksimum hızının da 30-33knot olduğu tahmin ediliyor (55-60km/s). Los Angeles sınıfı deniz altıların operasyon derinliği 650 feet, yani yaklaşık olarak 200 metre. Nükleer denizaltıların dizel benzerlerine göre en büyük avantajı, oksijen ihtiyacını karşılamak için yüzeye çıkmalarına gerek olmaması. Özellikle 2.Dünya Savaşı sırasında müttefiklerin Alman denizaltılarına karşı uyguladıkları en etkili yöntem, denizaltı bataryalarını şarj etmek için su yüzeyine çıktıkları zaman saldırmaktı. Dizel denizaltılar, denizin altındayken sessiz olmaları açısından elektrik motorlarını kullanır, bataryalarının durumuna göre, çalışmak için oksijene ihtiyaç duyan dizel motorları ile şarj etmek için yüzeye çıkmak zorunda kalırlardı. İşte, nükleer deniz altıların dizellerden en büyük üstünlüğü burada ortaya çıkıyor. Nükleer denizaltılar yine elektrik motorları ile hareket ediyorlar fakat, elektrik ihtiyacını nükleer çekirdekten sağlıyorlar. Personelin oksijen ihtiyacı ise suyun ayrıştırılması ile karşılanıyor. Suyu hidrojen ve oksijene ayırmak için duyulan enerjinin yüksek olması sebebiyle, dizel denizaltılar bu kadar uzun süre denizin altında kalamıyorlar. 3.7lt suyu elektrolize etmek için gereken enerji miktarı 0.12 kWh, yani 120 watt. Tabii %98 gibi fantastik bir verimlilik yakalanabilirse.

Bunun yanında pratikte denizaltının su altında kalma süresi yemek ve bunun gibi ihtiyaçlar sebebiyle 90 gün. Denizaltılar büyük depolama alanlarına sahip araçlar değil.

Sıkıcı teknik bilgilerden sonra, biraz da işlevsel bilgilere geçeyim.

Sürekli denizin altında kalabilme olanağı denizaltı için büyük bir avantaj. Bunun yanında personelin psikolojisi üzerinde olumsuz birçok etkisi var. Öncelikle, denizin altında 200 metrede basınç, deniz seviyesinin 20 katına eşit oluyor. Çok doğru bir karşılaştırma olmayacak ama, şu an kafanızın üzerinde 1kg ağırlık olduğunu düşünürseniz (sabit hava basıncı – atmosferdeki gazların yer çekimi sebebiyle oluşturdukları ağırlık) (evet, “havanın itme kuvveti var diyebilirsiniz 😀 ) suyun 200 metre altında kafanızdaki ağırlık 20kg oluyor. Tabii hesabı ve mantığı biraz daha farklı ancak, kabaca mantığı aynı. Denizaltının klostrofobik gövdesi içinde personel basınçtan korunuyor olsa da, herkesin gövdedeki en ufak bir hasarda ölebilecek olduğunu biliyor olması, tehlikeyi bazılar için “dehşet” kademesine taşıyor olabilir.

110 metre boyunda, 6000 ton ağırlığında, 35000hp gücünde bir geminin, içinde ki 140 subay ve denizci ile deniz altında çevik hareket etmesi elbette beklenemez. Özellikle de, amacı sessiz olmaksa.

Bölgenin Google Maps’ten alınmış uydu görüntüsü. Yer şekilleri kendilerini hemen gösteriyor.

8 Ocak 2005 günü USS San Francisco Guam’ın 1000km güney doğusunda, Carolina Adalarının yakınında, deniz altı coğrafyasının çok renkli olduğu bir bölgede ilerlerken, bir anda bu dağların arasında, manevra alanını yitirdi. Verilen bilgiye göre, gizli bilgi olan “maksimum seyir hızıyla” 160 metre derinlikte ilerlerken bir denizaltı dağına çarptı.

Sonar görüntülerinin 3 boyutlu hale getirilmesi ile oluşturulan bir görüntü.

Evet, denizaltı bir dağa çarptı.

Denizin 200 metre altında pencereden bakarsanız, görebileceğiniz manzaralardan biri. Goblin Köpekbalığı. Görmemeyi tercih ederim.

Kaza sırasında denizaltıda 137 personel görev yapıyordu ve bunlardan biri kazada aldığı yaralar sebebiyle daha sonra hayatını kaybetti. Bir denizaltının, bir denizaltı dağına çarpması ile bir uçağın bir dağa çarpması gibi düşünebilirsiniz. “Adamlar koskoca dağı görmedi mi?” diyebilirsiniz. Cevap, “evet, görmediler”. Çok büyük basınçlar altında görev yapan askeri denizaltıların hiçbir yerinde pencere, kamera gibi donanımlar bulunmuyor. Kamera gibi donanımlar olsa bile, 160 metre derinliğe inen güneş miktarını bitkilerin fotosentez yapmasına yetmeyecek kadar az. Yani yönünü görsel olarak tayin etmek isteyen bir aracın yüksek miktarda ışıklandırmaya ihtiyacı olacaktır. Denizin altında yavaşça ilerleyen dev bir fener. Denizaltıların en büyük silahı gizliliğe pek yardımcı olmayacak bir yaklaşım. Hele ki denizde kirlilik varsa, plankton miktarı çoksa veya dibe yakınsa, ışıklar denizaltının bir sisten başka bir şey görememesine sebep olacaktır.

Sextant

Bu yüzden denizaltılar gizliliklerini korumak adına denizaltı haritalarına, sonarlarına ve pozisyonlarını hassasça belirleme yeteneklerine güvenmek zorundadırlar. “Neden GPS kullanmıyorlar?” diye sorarsanız, GPS sinyali denizin en fazla yaklaşık 50cm kadar altına ulaşabildiğinden (suyun yoğunluğundan dolayı), denizaltılarda kullanılmasının imkanı yok. ABD donanmasının bu konuyla ilgili daha kuvvetli sinyal seviyelerinin kullanılacağı “POSYDON” ismini verdiği bir çalışması var ancak, 2020’den önce denenmeye başlamayacak. Bu yüzden bir denizaltının denizde ilerlemesi teknolojik açıdan Kristof Kolomb’un ABD’ye ulaşırken kullandığı teknolojinden çok farklı değil. Bilinen başlangıç noktasından, gidilen yön ve hızı kullanarak bulunulan yerin tespit edilmesi/tahmin edilmesi. Ve, yeni bir “kerteriz noktasına” varıldığında buranın tekrar başlanacak ve yolculuk bu şekilde devam edecek. Geminin hızı, geminin burnundan atılan bir tahtanın geminin arkasına vardığı süreyi ölçülerek tespit ediliyordu. Bunun dışında, Sextant ismindeki cihaz ile geceleri yıldızlar arasındaki açılar ölçülerek, bir önceki güne göre gidilen yön ve mesafe tespit edilmeye çalışılıyordu.

Örnek bir deniz haritası.

Coğrafi keşiflerin ne zorluklarla yapıldığını anlayabilirsiniz. Navigasyon konusunda daha fazla devam etmeyeceğim, zira özellikle denizde yön bulma ve harita okuma başlı başına bir bilim neredeyse. Ciddi anlamda eğitim ve yetenek gerektiren bir alan. İlgilenenlerin araştırmalarını tavsiye ederim.

Denizaltıların navigasyonları, büyük ölçüde daha önce hazırlanmış “denizaltı haritaları” ve sonar bilgilerine dayanır. Ancak, sonarın kullanılması, radar gibi, denizaltının yerini açığa çıkardığı için tercih edilen bir yöntem değildir. Bunun yerine uçak, uydu ve gemilerle yapılan “deniz tabanı haritaları” ile hareket ederler.

Bu amaçla 1970’lerde Pasifik Okyanusunda görev yapan bir geminin ortaya çıkardığı bilgiler, bilim adamlarının plaka hareketlerinin doğasıyla ilgili önemli bilgiler elde etmesini sağladı. Plaka hareketlerine daha önce;

http://arasortac.com/lutfen-japonlarin-heyecani-ile-okuyun-gojira/

yazımda kısaca değinmiştim.

Çarışma sonucu denizaltının dış gövdesinde, burun kısmında çok büyük hasar oluşmasına rağmen, iç gövdesinde hasar oluşmaması sayesinde denizaltı ve personel kurtuldu. Denizaltılar birkaç sebepten dolayı çift gövdeli olarak üretiliyor. Motor, reaktör, yaşam alanları, cephane gibi bölümler iç gövdede yer alırken, dış gövde balast (denge) tankları ve yakıt deposu olarak kullanılabiliyor. Dış gövdenin işlevlerinden biri, gemi içindeki sesin absorbe edilerek geminin daha sessiz hale getirilmesi. Ayrıca, gemiyi patlamalara karşı da koruyor. İşte bu üst kabuk sayesinde USS San Francisco büyük hasar alsa da, batmadı.

Kaza yaşandıktan sonra denizaltı acil olarak su yüzüne çıkmaya çalıştı. Ancak kaza sırasında hasar gören ön balast tanklarının işlevlerini yitirmelerinden dolayı bunun yapılması oldukça zor olmuş. Bunun sebebi, balast tanklarına hava verilerek suyun boşaltılması sağlanıyor olması. Ön taraftaki tanklar hasar gördüğü için, basılan hava suyu dışarı atmadan okyanusa karışmış. Mecburen basınçlı hava arkadaki tanklara ulaşması beklenmiş.

Kazadan sonra San Francisco’nun ön kısmı. Sol taraftaki kare şeklindeki parçalar sonarın parçaları.

USS San Francisco yüzeye ulaştığında hemen acil durum çağrısında bulunmuş, ancak yüzlerce km mesafede hiçbir geminin olmamasından dolayı tamamen yalnız kalmış. Denizaltının kaza bölgesinden Guam’a dönmesi saatte yaklaşık 30km hızla, 52 saat sürmüş. Yukarıda verdiğim 1000km verisi ile uyuşmuyor bu hesap. Ancak, hiçbir ülke denizaltılarının nerelerde gezdiğini açık etmez. Zaten arada ki farkta çok büyük değil.

Peki sorumlu kim? Denizaltı haritalarını çıkartanlar mı, onaylayanlar mı, hatalı emirler veren kumandan mı, işini düzgün yapmayan seyrüsefer subayı ya da dümen mi? Yoksa teknik bir hata mı?

(Jan. 21, 2005) Ð Official Navy portrait of Cmdr. Kevin Mooney.

Yapılan soruşturma sonunda, Kumandan Kevin Mooney hatalı karar vererek kazaya sebep olduğu sebebiyle suçlu bulunmuş.

Guam’da geçici bir onarım gören San Francisco, daha sonra detaylı bakım için Washington eyaletinde ki (Seattle bu eyalette bulunuyor, Washington D.C. ile karıştırmayın) Puget Sound Donanma Tershaneye götürülmüş. Burada, 2007 yılında emekli olacak USS Honolulu’nun ön kısmı ve sonar tertibatı San Francisco’ya monte edilmeye başlanmış. Bunun altında yatan sebep ise, tamamen ekonomik. Parça transferinin maliyeti 134 milyon dolarken, USS Honolulu’nun tükenmiş nükleer yakıtının yenilenmesinin maliyeti, yapılması gereken bazı geliştirmelerle birlikte 170 milyon dolarmış.

USS San Francisco yapılan tamirlerin sonunda 2009’un Nisan ayında göreve iade edilmiş. Kumandan Kevin Mooney ise emekliye ayrılmış.

Paylaşmak için;
  • 4
  •  
  •  
  • 1
  •  
  •  
  •  
  •  
    5
    Shares

Bir Cevap Yazın